![]()
![]()
Bir sabah rüzgarı gibisin…
Yo hayır sabahın kendisisin
Sonsuz kanatların var sanki
Gönül ülkeme uçarak girdin
Şimdi dursun her şey… herkes sussun. Kanatlarını çırpmasın kelebekler, son nefesini vermesin ölüm yatağındakiler, boğazındaki lokmayı yutmasın sofradakiler, tomurcuk acele edip patlamasın… daha söylenecek çok şey var. Aslolan tek şey var
Durun ve susun. Dinleyin sadece aşk konuşmakta. Zamandan ve mekandan münezzeh olan aşk. ..kendi lisanınca bir şeyler fısıldıyor.kulağını ver dinle şimdi aşk şarkısını söylüyor zamanın doruğunda. Dinleyin
Aşk çoğalmakta
Sonsuz artmakta
Sonsuza akmakta…
Ey aşk
Aynalarda gördüğüm sensin. Her kıpırtıda gördüğüm sen. Dağa yönelsem, baksam uzun uzun, yankılanarak gelirsin, denize dönsem yüzümü, çağlarsın.
Tüten dumana bakıyorum orada buğulu gözlerin
Dinliyorum bülbülü, senin sesin
Vel-hasıl her şeydesin
Her şeyimsin
Baktığım, hissettiğim her şey beni sana taşır
Aşk böyle bir iksir
İnsana her gün yeni bir destan yazdırır..
Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Ak kağıtlara yazılan sevdalar geride kaldı.
Şimdi kara kağıtlara kara ağıtlar yakma zamanı.
***
Her şey kayboldu hayatta. Sevda, sadakat, vefa, tebessüm, birliktelik ve hatta yalnızlık bile kayboldu. Yaşam kayboldu. Daha da ötesinde ölüm kayboldu.
Nasıl oldu da kayboldu, anlamadan, bilmeden, fark etmeden… Neler oldu?
Sevdaya dair türküler ne zaman sustu, renkler ne vakit soldu?
Ben göremeden henüz gelenleri, hoş geldiniz diyemeden ayrılık vakti mi oldu?
Güneş ısıtmamıştı daha tenimi eyvah gün akşam oldu…
***
Buzdan adamları eritecek kuvvette bebeklerin doğumunu bekliyorduk.
Allahtan diliyorduk…
Henüz raflara kalkmamıştı mecnun hikayeleri.
Ölümüne seviyorduk…
Al yazmalı anaların ninnilerini duydukça ömrümüz artıyor.
Dualarıyla yaşıyorduk…
***
Umudun kol gezdiği vahalarda, uçsuz bucaksız hayallerimizle dolaşıyorduk. Bir muammayı değil alenen gerçeği yaşıyorduk. Biz hayatı solukluyor, biz Allahı biliyorduk. Allah diyince kalbimiz yeniden diriliyor, vahdet naralarıyla cezbeleniyorduk. Henüz solmamıştı içimizde ki kudret, direniyordu ilahi kuvvet.
Her şeyin anlamdan uzaklaşması, yakılıp kül olması kendi içimizde başladı. Birliği kaybettik dirlikten olduk. Sarardık solduk. Kanımıza kadar kuruduk.
Eyvah farkında olmadan biz nasıl da yok olduk…
Kaybettik ne varsa birer birer. Her şeyi anladık da ölüm nasıl kaybolur?
Ölüme hayat veren senin canındır ey dost.
Ölüme sıcaklık veren tebessümündür… Ölümü gelin karşılar gibi bağrına basan yiğitler vardı. Ölüm bile onları görünce hicaplanırdı. O vakitler kağıtlar hala ak, yüzler hala aydınlıktı. Var olan insanlıktı.
***
Şimdi geç kalmışlığımın acısı dağlar kadar. Hüznüm yüzüme her gün yeni bir nakış atar. Kavrulan yüreğimin dilinden haktan gayrı kim anlar? Yanmışım dostlar yanıklarımı kim sarar?
Sevdayı unutalı beri kendime yabancıyım, bir uzak firardayım. Elim de kara bir kağıt, dilimde özümü titreten acı bir ağıt.
Dedim ya sözün başında.
Ak kağıtlara yazılan sevdalar geride kaldı.
Şimdi kara kağıtlara kara ağıtlar yakma zamanı.
Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Gözlerini gördüm… Yüreğime saplanan hançer bakışlarını gördüm. Hesap soran içli gözyaşlarını.
Seni ne hale getirdik ey mahzun diyarların mahzun çocuğu. Nasıl destur verdik tebessüm ettiğinde kandilleri yakıp geceyi aydınlatan gözlerine karanlığın korkusunun yer etmesine.
Umutların vardı elbette, gözlerine binlerce kez dolan umutların. Nasıl izin verdik güvercin gibi yuvadan uçup gitmesine. Umutların paramparça oldular. Tuz buz oldu bütün aynalar ve kırık parçalar her gün bir kez daha battı yüreğime, acını içimde yanar gibi hissettim sen histen daha öte yandıkça yandın. Suçlamana karşı boynum kıldan ince, ey umudunu yele veren minik yürek, ben buna nasıl dayandım…
Şarkılar vardı elbet dilinde. İçinde kelebeklerin, mor çiçeklerin, gülücüklerin olduğu şarkılar. Başı göğe değen dağlara çıkarak haykırdığın ve sesinin neşesini cihana duyurduğun şarkılar vardı dilinde. Şimdi biz feryadını ve âhını topluyoruz küllenen gökyüzünde. Nasıl oldu da sen acı ve keder çığlıkları atarken ben şarkılar söyledim sırça köşkümde. Kahroluyorum şimdi her sükutunda.
Senin sükutuna rağman bir bayram sabahını daha karşılıyorum. İçimde bayramlık bir sevinçle..üzerimde bayramlık renklerle. Gözleri tebessüm eden nice insanlar girip çıkıyor evime, nice eller öpülüyor ve nice alınlar değiyor ellerime.
İçimde kapkara bir yangın… bir yalnızlık, bir terk ediş sonucu duyduğum ızdırap. Şimdi döne döne seni arasam da her bakan gözde, belli ki yüreğinle birlikte bedenin de yanmış ateşte
Ey mahzun diyarların içli çocuğu!!! İmanımın zayıflığı sonucu sana karşı hassas davranamamış olan ben samimiyetimi sorguladığım şu demlerde ihanetimin acısıyla yanmaktayım. Ve baktım ki sen yoksun…
Sen firar ettiğinden beri benim gönlümden, yüzümde acı bir gözyaşı kaldı
Şimdi bayramın mübarek olsun diyor yakınlarım
Ne diyeyim
Firakı yar ile bayram anca bu kadar olur…
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Beton binalar,asfalt yollar, korna sesleri, yükselen borsayı takip edebilme gayreti, televizyon kanallarını geziniyor olmanın telaşı, sınavlar, klavyeler, alışveriş telaşı, kredi kartı borçları vesaire vesaire…
Şöyle rahat bir nefes alın, çıkarın kafanızdan her şeyi, sıyrılın dünyanın keşmekeşinden. Yaşadığımız dünyadan bir cengaver sultan geçti. Üsküdar’a bütün tevazusuyla bir zamanlar bir Yavuz Sultan geldi.
İstanbul için yedi tepe üzerine kurulmuş derler; yedi tepe sur içi dediğimiz yerdedir. Yani eski Bizans’ın; Konstantinopoli’nde. Bu yedi tepeden birinde Yavuz bir aşık oturmuştur bütün heybet ve ihtişamiyle. Gül bahçesinde o , gece gündüz leylasıyla Haliç’i seyretmektedir. O bizim yanından geçerken burnumuzu tıkadığımız Haliç’i.
Evet yavuzdur bu aşık. Aşıktır ve hükümdardır. Bir de çöllerin fatihidir. Üstünde bir destan gibi oturduğu tepeye onun adı verilmiştir: SELİMİYE.
Bu fatih, bu çöller ve gönüller fatihi Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri, Sina Çölü’nü geçmekteler.. Hiçbir ordunun yayan geçmeye cesaret edemediği Sina Çölü’nü. Osmanlı ordusu arkasında Yavuz’un. Yavuz o ki, kulağına küpe takan, kölesiyim ben de sevgililer sevgilisi, yıldızlar yıldızı, yüceler yücesi, inciler imamesi olana diyerekten. O Yavuz ki; Peygamber aşığı. Yavuz o ki; adı duyulunca titreten, Hakk’ın adını duyunca titreyen.
Ansızın, apansız atından iner çölün ortasında. El pençe divan durur -o ki önünde el pençe divan durulan- öylece yürür, ırmaklar dolusu yaş akıtır gözlerinden sarsıla sarsıla. Çöl susmuş, çöl saygı duruşunda. Çöl Efendisi’nin huzurunda, ondan hiç ayrılmayan Efendisi’nin.
O gözyaşları, düşünce bir zenci yüreğine, ya da Habeş kralının göğsüne hangi sayfalar onu etsin izah! Hangi makam ona olsun beste!
Yavuz, o heybetli, o celalli, o Devlet-i Âli Osman’ın devletlû sultanı, çölde boynu bükük, yalın ayak, ağlayarak yürüyor. Ardında koca ordu. Atından inmiş koca bir ordu.
Ve Hasan can...Can dostu, yoldaşı Yavuz’un. Yaklaşır yanına, usulca ve edeple fısıldar, “Efendim, atınıza binseniz, ordu size hürmeten atlarından indi, telef olucaklar”
“Önde sultanlar sultanı, iki cihan serveri, gönüllerin umudu, annelerin şefkati, güllerin sahibi, gecelerin aydınlığı, kılıçların sevdalısı olan sevgili. En sevgili, Allah’ın Habibi Resulallah yalınayak yürürken ey Hasan can ben nasıl binerim atıma?” diyerek ırmak eder gözyaşlarını. Ve dile gelir yüreği Hasan canın karşısında;
“Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş;
Bir veliye bende olmak cümleden âlâ imiş”
O Yavuz ki; korkunç Sina Çölü’nü geçerken bir aslan…
Yavuz o ki; Mısır’a girişte gözü yaşlı bir mü‘min…
Yavuzdur ki o; Üsküdar’da kendisini bir nefs muhasebesiyle yönlendiren ilahi ve deruni lezzetlere talip bir derviş…
Ve şimdi biz; Yavuz’u neden bulamıyoruz, biz mi kaybolduk maddenin karanlığında, Yavuz’u mu göremedik mananın aydınlığında.
Sina Çölü'nden daha kavruk bir iklimdeyim,
uzat ellerini,
uzat ki hissedeyim sendeki peygamber sevgisini…
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Ben bu gece, bu ufkunu kıpkızıl güllerin kapladığı sahilde, ellerim şakaklarımda, masamda bir fincan kahvem, gözlerimde bir iki damla yaş, denizin efkarlı dalgalanışlarındaki sükunete karşı nice aşkların hayalimdeki gölgesine dalmaktayım. Ve maveranın bu engin kapısından girenlerin olacağı muştusuyla bekliyorum selamlamak için halden anlar insanları…
Şu insanların hayat dedikleri zandan kurtulup, kendimi bir tecrit denizine atmak isterken bilseniz gözlerimin önünden neler geçiyor.
Ah yok mu o büyük aşkların masum trajedisi. Bin bir umutla bağlandığımız sevgililer. Hangi yaban kuşlarının ürküttüğünü kestiremediğimiz namlı sevdalar. Belki intihara susamış bir delikanlı, belki içinde volkanlar kaynayan bir masum fidan. Ve ah o çocuk günlerimiz. Çocukluğumuzun ter temiz semaları. Kara bulutları delip geçecek ve güneşi görecek kadar keskin hayallerimiz. Hayallerimizin gözlerimizdeki parıltıları. Anne derkenki şefkate muhtaçlığımızın aşikar manası. Gökkuşağının ruhumuza saldığı rengarenk dünya. Dur durak bilmeden, hiç bir sahili tanımaksızın uçurduğumuz hülyalarımız.
Ve geçen günler, gün geçtikçe kirlenen gülüşler.
Ve gidenler, gidenlerin arkasından bakan buğulu gözler.
Ve sevenler, aşkı halden çıkarıp kaale alan kendini bilmezler.
Ve daha neler neler
Velhasılı kelam;
Hatırlamak istediklerimiz ve hatırlamak istemediklerimizle doludur hayatımız. Kiminin tebessümü kalsın isteriz gözümüzde, kiminin gözyaşı gerilerde. Kimi sevinçler hep yakınımızda olsun isteriz, korktuklarımız çok uzağımızda. Gül kokusu burnumuzun dibinde olmalı, zakkum zehri hayalimizde bile yer etmemeli. Oysa bakarız uzaktan zakkumun zerafetine, korktuklarımız cazip gelir bazen bize. Gözyaşımız zaman zaman dur durak bilmeden akar, aktıkça ruhumuz rahatlar.
Bilemeyiz vesselam, ne istediğimizi, yahut neyi istemediğimizi.
İnsanız işte, bir çelişki yumağı. Et ve kemik yığını. Biraz da kan. En çok da kan.
Kanım deli akar coşarım bazen
Kanım donar bazen korkudan
Kanıma işler dostumun aldatışı
Kankardeş olurum halimi anlayanla
Kanım ısınır bir çift güzel göze değince gözlerim
Kanıma dokunur kalleşlik
Kanımı kaynatır kardeşlik
Ne varsa kanımda var kanımca
Bir hüzünlü el değdi birden başıma, okşadı önce, sonra eğildi kulağıma: “Yavrum kanı bozuk bir dünyada yaşamaktan usandım, terk etmeli diyorum artık bu elleri, lakin gidemiyorum, terke mani olan ne!!!”
Gülümsedim ve konuştum içimden; görecek günler var daha, nereye, öyle ki; akacak kan damarda durmaz.
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı